|
Efendim, bendeniz Fikri. Gündüz memur, gece şarkıcı… Evli barklı, dört can bakıcı... Memurum efendim; devlet dairesinde, kapı gibi... Babam da memurdu benim... Ailenin diğer fertleri gibi... Bu nedenledir ki, tek bir isteği olmuştur babamın (zannediyorum annem çalışmadığı için); çalışan bir kadınla evlenmemiz... Biz de babamın bu isteğini emir telakki edip, diğer iki kardeşimle birlikte, çalışan birer eş aldık. Aldık da yaşamımız daha bir rahat geçti sanki. Fakat babam, aslan babam benim, her şeyi tek o bilir... Eşim aylığını aldığı gibi (Allah var) dosdoğru bana teslim eder. Arkasından başlar; “Sevgilim benim yol param” (hemen takdim ederim), “Sevgilim geçen ay aldığım elbisenin taksiti” (karıma feda olsun, o değil mi devlet dairesinde memurluk yapan ve dahi maaşını bizzat şu ellerime teslim eden), “Sevgilim biliyorsun ben altın gününe girdim onu unutmayalım.” (hay hay benim sevgili karım), “Ah canım aşkım, gözaltı kremim bitti, bir aydır sana söylemiyorum üzülmeyesin diye.”.
İşte bu kadın, benim kadınım… Ağlamamak için zor tutarım kendimi, iki krem parası veririm. “Sevgilim kirayı ayırmayı unutma, olur mu aşkım? Ha bir de, biliyorum pek iyi değil bütçemiz ama annem çok sıkışıkmış bu ay, mümkünse ona da bir şeyler ayıralım.” “Fakat sevgilim” dediğim anda o mübarek kadın, başlar ağlamaya… “Ben bunca yıl sana saçımı süpürge etmedim mi? Sana iki çocuk vermedim mi? Bak unuttun, iki yıl önce senin ailen sıkışmıştı da onlara para göndermedik mi?” İşte her ay yaşadıklarımı kısaca özetledim sizlere... Annesine para gönderdim mi? Tabi ki efendim, benim sevgili karımın biricik annesi o. Ona her ay para göndermeyeceğim de kime göndereceğim? Bendeniz, başta da söylediğim gibi bir devlet dairesinde memurum. On yıllık memuriyet hayatım var. Karı koca çalıştığımız halde ay sonunu zor getiriyoruz ama... Eğer ben geceleri düğün salonlarında şarkıcılık yapmasam aç kalacağız belki de... Tekrar eder misiniz? Anlamadım efendim? “Böyle bir kadın kimin başında olsa insanı perişan mı eder?” Lütfen efendim, benim sevgili karıma laf söylemeyiniz (!)
O günlerde bankalar ilk defa tüketici kredisi vermeye başladı. Başladı ama bizim için hiç de iyi olmadı. İş arkadaşlarımın ilk icraatı hemen kredi çekip araba almak oldu. Kim araba alırsa alsın Engin diye bir arkadaşımız vardı ve kimse ona danışmadan en ufak bir girişimde bulunmuyordu. Engin’in hikmetiyse, bir yıldır arabasının olmasıydı. Durum böyle olunca tabiî ki Engin ‘doğal bilirkişi’ oluyordu. Fakat her araba alanın da unutulmaz hikayeleri oluyordu Engin’e dair... Kulakları çınlasın, bir Kemal Ağabeyimiz var ki hikayesini her duyuşumda gülmekten kendimden geçerim. Kemal Ağabey eşinden dolayı varlıklı bir adam. Sıfır araba almaya karar vermiş bir gün. Bu fikrini nasıl olmuşsa Engin’e anlatmış. Engin de bu işin piri ya, hemen atlamış “Benim bildiğim bir galeri var, sıfır araba satıyor, oraya gidelim. Yalnız sen hiçbir şeye karışmayacaksın.” Kemal Ağabey’le Engin’in arabasına binip gitmişler galeriye. Orada bir araba beğenmişler. Satıcı yanlarına geldiğinde Engin, adamın bir şey konuşmasına fırsat vermeden başlamış soruları sıralamaya. “Araba kaçıncı elden satılık? Motoru kaç kilometrede? Yağ yakıyor mu? Şasesi düzgün mü? Diferansiyelde ötme var mı?”
Bu soruların bitiminde bir gürültü kopmuş ki o arada, arabaya bakmakta olan Kemal Ağabey kendini Engin’le dükkanın önünde bulmuş... Kemal Ağabey ne olduğunu sorduğunda, “Boş ver ağabey! Şerefsizler bizi kazıklayacaklardı. Arabanın motoru ölüydü.” demiş. İşte bunun üzerine Engin bizim gözümüzde bu işin piri olup çıktı.
Engin’in 73 model Murat’ına binip, gazetede verilen adrese gitmek üzere yola koyulduk. Dikmen sırtlarında, dağları tepeleri aştıktan sonra verilen adresi bulduk. Elli metrelik çıkmaz bir sokaktaydı bu yer... Sol taraftaki bahçeli evin duvarına, neredeyse yapışmış, kar gibi beyaz, bir Hacı Murat duruyordu. Engin, “Ağabey, sakın sen hiçbir şeye karışma diyerek, beni sıkı sıkı tembihlemeyi unutmamıştı... Biraz tedirgin, biraz sevecen yaklaştık arabaya. Arabanın durduğu evin bahçe kapısını yumruklamaya başlamıştı Engin. Bunun üzerine içerden; “Kimo? Gardaşım, alacahlı kimin gapıyı ne dövüyorsun?” diye bir ses gürledi. Engin; “Yok ağabey, araba, şey… alacağız…” gibilerinden, bir şeyler geveledi. “Bir Dakka gardaşım.” dedi adam, yumuşamış bir sesle... Sonra, beyaz atletinin altındaki, çizgili pijamasını diz kapağının altına kadar katlamış, yalın ayaklı, uzun boylu, kaytan bıyıklı birisi çıkmıştı kapının önüne. “Büyrün” dedi. Ben atıldım, “Şey beyefendi, gazetede ilanınızı gördüm de… Allah’ın emri peygamberin kavliyle kızınızı, şey pardon, arabanızı almaya geldik.” dedim. Adam, “Hemşerim, alıcıysanız bahın” dedi. “Tabi ki efendim, tabi ki alacağız. Ta buralara arabanızı almaya geldik.” dedim. Bu arada, Engin bana öyle bir bakış fırlattı ki, bakışlarıyla “Mıçtın arabacılık raconunun içine!” der gibiydi. Adam evine doğru göz atıp, “Gızlar, biriniz arabanın anahtarını getürün.” dedi. Ben bir köşede susmuş, Engin’in araba üzerindeki balistik incelemesini seyretmeye dalmıştım. O esnada arabayla ilgili ne hayaller kurdum… Şimdi bile aklımda… Sonra Engin’in dürtmesiyle kendime geldiğimde, “Hö?” diye garip bir nida çıkıverdi ağzımdan. Kulağıma eğilip, “Süper!” dedi. Yine içimden, “Hö?” demek geldiyse de, ben ne yapayım? “Artık fiyat konuşmanın zamanı geldi.” dedi bana. Boğazımda kocaman bir yumruk oluştu birden bire. “He.” dedim usulca. Engin bir paket sigara çıkardı cebinden. Adama ve bana birer sigara tuttuktan sonra adama dönüp, “Ağabey biz bu arabayı çok beğendik, alacağız. Fiyatı nedir bunun?” demesin mi? Ben bir şey diyecek oldum fakat Engin’in kötü bakışlarıyla karşılaşınca “Hı” dedim. Ne de olsa bu konunun uzmanı Engin değil miydi? Sonra iki kişi konuşurken, üçüncüye, neyse canım... Adam sigarasından derin bir nefes çekti. Gören de orgazm sigarası içiyor sanırdı. “Orası goley.” dedi. “Peşün mü, virisi mi alacanız?” Ben gayri ihtiyari, “Hı?” dedim. Adam tekrar sordu; “Peşün mü dahsidli mi alacanız?” Engin, fırtına gibi atladı hemen. “Peşin.” dedi. Büyük bir minnet duygusuyla Engin’e baktım. Gözlerimin nemlendiğini umarım fark etmemiştir... “Yedi milyun beşyüz elli bin gayme” dedi sırıtarak. Bu kez Engin’le birlikte “Hö?” dedik. Adam; “Amma sizleri sevdim, sizden üç yüz ellisini almayım. Yedi milyun ikiyüzbine sayarım. O da sizin için…” dedi. Ben çaresizlik içinde Engin’e bakıyordum. “Yo ağabeyciğim, çok istiyorsun” diyerek kahramanlar gibi karşı savunmaya geçmişti. İşte benim canım arkadaşım…
Sonra devam etti kahramanım. “Yedi milyon yüz binden yirmi beş kuruş fazla olmaz.” Adam bir şeyler geveledi ağzında. Ama bizim Engin piyasacı. Bana bir şey sorma gereği bile duymadan emrini verdi. “Ver ordan yüz bin lira kaparo, bu iş bitmiştir.”.
İş bitmişti gerçekten. Fakat önce benim işim bitmişti. Dört milyon borcu nasıl ödeyeceğim diye kara kara düşünürken borç üç milyon yüz bin daha artmış, üstüne üstlük, o üç milyon yüz bin liranın nasıl temin edileceği okurlar tarafından gündemin ilk maddesini oluşturmuştu.
Derken efendim, kayın biraderin karısının kolunda, iki bileziği olduğu geldi karımın aklına. “Hay aklını seveyim kadın senin!” diyerek karıma bir sarılmışım ki… Karımı boğmak üzere olduğumu son anda fark ettim. O geceyi, ayıptır söylemesi, büyük coşkular içerisinde kutlayarak geçirdik. Ta ki, kan ter içinde gecenin bir yarısı yataktan fırlayana kadar... “Yahu hanım kalk hele. Biz bu kadar borcu nasıl ödeyeceğiz peki?” dedim. Gün ışıyana kadar hesap kitap yaptık. Elimize geçen maaşın tamamı borca gittiği gibi, birkaç yüz bin lira da eksiğimiz kalıyordu. Sabah ezanı okunurken, birlikte vardığımız noktayı şöyle bir açıklama gereği duyuyorum. “Olsun. Hiç değilse arabamız var bizim…” Sonra karabasanlardan sıyrılıp, bir rauntla daha kutladık arabamızı.
Bir yıl, büyük mücadeleler ile geçti. Araba sık sık arıza yaptı. Yollarda gün boyu araba itekledik. Arabanın içine yağmurlu havalarda sular doldu, yüzmeyi öğrendik. Arabanın camları açıldı da, kapanmaz oldu. Torna vida sıkıştırdık dört cama da. Sıcak havalarda yandık fakat camları açamadık. Olsun. Fazla kilolarımızı attık bu sayede. Ara sıra Engin’e çatacak oldum. “Arabanın şu arızası var.” demeye kalmadan, hemen yanımıza bir kaç kişi çağırıp, Fikri Ağabey’in arabası var ya, süper!” dedi. Kimseye arabayı kötüleyemediğim için de, “Sağ olsun Engin, harika bir araba aldı bana. Huzurunuzda kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum.” demek zorunda kaldım hep. Sonunda kör topal bir yılı bitirdik, borçların da büyük bir kısmını… “Artık araba işinden kar etme vaktidir.” deyip, bu fikrimi hanıma açtım. “Ne desin?” “Sen bilirsin bey.” Araba pazarına iki gün vardı. Ertesi gün arabayı yıkamak için aşağıya indim. Bir de ne göreyim, arabanın iki ön çamurluğunda da kocaman delik var. İçinden de iplikleri sarkan bir şeyler... Doğru kaportacıya gittim. Usta şöyle bir baktı, “Abi sen de amma safmışsın!” dedi. “Sen bu arabayı hemen elden çıkar. Senin etin ne budun ne? Bir daha araba alma.”. Tartışmamak için, “Ustacım şunu hallediver.” dedim. Delik yerleri temizleyip, bir şeyler yapıştırdı. Üstüne de, tüpte satılan bir boya attı. Araba kız gibi olmuş, benim de aklıma bin bir şeytanlıklar gelmesine yol açmıştı. Ben bu işin piriydim artık. Bu araba sayesinde zengin olacaktım. Bu işin başka yolu yoktu artık. Pazar günü arabayı pazara çektim ve hayrettir, bir saat içinde arabayı sattım ve eve döndüm. Kendime güvenim biraz daha arttı. Tabi ki artar, on milyon beş yüz bin liraya sattım arabayı. Üç milyon dört yüz bin lira kar ettim kolay mı? Her yiğidin harcı mı bir yılda yüzde elli kar etmek? Ben böyle değildim ağabeyler, beni arabacılık mahvetti.
Elimdeki paranın üstüne biraz daha borçlandım. Bu kez hedefim, Murat 131 almaktı. Herkes bu işe bu yollardan geçerek gelmedi mi sanki? Bu kez pazardan alacaktım. Ne de olsa, bu işin ruhunu kapmıştım bir kez. Karımı da götürdüm beraberinde. Gezinirken, bir araba çalındı gözümüze. Taktık kafayı ona... Pazardaki hiçbir arabayı beğenmiyoruz. Araba da araba hani... Üstü açılıyor bir kere. ‘Doğan’ görünümlü. Modeli yüksek, 80 model… Radyosu da var. Üff, açarız sıcak günlerde tavanını, gel keyfim gel. Karım da uzmanlaştı artık araba konusunda. Kaç arabaya baktıysak hiçbirini beğenmedi. Kimine “Bak burası çizilmiş.”, kimine “Koltukta sigara yanığı var.”, kimine ise, “Far camı solmuş.” diyerek bahaneler buldu. Tabii tüccar adamın tüccar karısı olur değil mi? Sonunda kaptık doğan görünümlü, tavanı açılır arabayı. ‘Allah’ım sana şükürler olsun! Nihayet yüzümüze güldün.’ Fakat bir tek kızım beğenmedi aldığımız arabayı. Ben ona binmem diye tutturdu. “Kızım” dedim, “Bedavaya kaptık arabayı, bir sürü para kazanacağız bu sayede.”. Kızımın yaşı iki buçuk civarında olduğundan, pek anlamadı ne söylemek istediğimi. Ben de için için kızdım, “Ne anlarsın arabadan seni cahil kız!” dedim.
Yeni arabamızla birlikte yeni bir yaşama başlamıştık nerdeyse. Mevsim ilkbahardı. Havalar kurak geçiyordu. Biz sabahları arabamıza kuruluyor, nazlana nazlana işimize gidip geliyorduk. Birkaç kez tavan penceresini açmaya çalışmış, fakat bir türlü başarıya ulaşamamıştık. Olsundu. Ne vardı yani bunda? Pencere açılmasa da tepemizde devamlı güneşi taşıyorduk ya, o da yetiyordu bize. Yalnız arabayı yıkamaya kalktığımda, içerdeki suları temizlemek bayağı bir sorun yaratıyordu. Tabii ki araba uzmanı ben, bu konuda teşhisimi koymuştum. “Sular, yıpranan kapı fitillerinden içeri doluyor, araba içerisinde küçük bir gölet oluşturuyordu.” Su temizlik demektir, değil mi efendim? Su giren yere mikrop girer mi hiç?
Aradan zaman geçmişti ki, karımla gezmeye çıktık. Ben ikinci vitese attığım arabamla, süzüle süzüle giden trafiğin içinde, hayaller aleminde yüzüyorum. Karımınsa birçok kez itelemek zorunda kaldığı Hacı Murat’tan sonra, şöyle al benisi olan, eli yüzü toplu bir arabada seyahat etmekten duyduğu zevk bakışlarından okunuyordu. Tam bu sırada bir takırtı ile kendimize geldik. Ses dayanılır gibi değildi. Karım korkudan kocaman olmuş gözlerini dikip üzerime “Neler oluyor?” diye sordu bana. “Bilmiyorum” dedim. Aracı sağ şeride iyice yanaştırıp, işini bilen bir usta bıçkınlığıyla, araçtan inip arka tarafa doğru yürüdüm. Aracın altına eğildim. Bir de ne göreyim? Aracın egzoz borusu ince bir sac parçası tarafından zorla alı konulmuş, yere tamamen düşmemek için büyük bir mücadele vermekteydi. Egzoz borusuna daha fazla acı çektirmemek için arabanın altına hafifçe kaykılarak, kopmak üzere olan boruya bir tekme savurdum. Tekmenin hızıyla birlikte egzoz tamamen koparak, arabanın önüne kadar yuvarlandı. Aybaşında yeni bir egzoz takılarak araba düzeltildi tabii. Siz öyle sanın. Bu olaydan birkaç gün sonraydı. Günlerden Pazar. Pırıl pırıl bir bahar sabahı... Sebze meyve almak için pazara gideceğiz. Büyük bir coşkuyla kuruldum arabama. Camları da açtım. ‘Oh’ mis gibi bahar havasını içime sindiriyorum. Bu arada karımın gelmesini bekliyorum. Sevgili karım göründü sonunda. Ön kapıya uzanıp, kibar adamlar gibi karımın kapısını açtım. Kadıncağız bir ayağını içeri atmıştı ki, o da ne, ayağı arabanın tabanında kayboluverdi. Öyle bir çığlık attı ki sesine bütün apartman koşarak geldi. Güç bela ayağını aracın tabanından çıkardık. Fakat zavallının ayağı birçok yerinden kesilmiş, kanıyordu. Pansuman falan derken o güzelim gün rezil rüsva oldu tabi... Akacak kan damarda durmazmış. Yaşanması gerekeni yaşayacağız. Yine bir bakım onarım yaptırdık arabaya. Her şeyin ilacı zamanmış. Zamanla bu olayda tatlı bir anı olarak kaldı. Bu arada ben; işi gücü asmış, şimdilerde moda olan borsa kurlarını takip etme gibi, araba piyasasını günlük üç gazete ile takip etmeye başladım. Nerede 80 model bir araba ilanı görsem, arabanın markası modeli önemli değil, (Mercedes, BMW, Reno) hemen telefona sarılıyordum. Diyelim arabanın özellikleri arasında, araç telefonu var. Ben burun kıvırıyorum. “Benim arabamın sunroofu var…”. Diyelim araba BMW. Turbo motoru var. Ben hemen teşhisimi koyuyorum. “Ağabey, kesinlikle o arabanın motoru ölmüştür.”. Fiyatları öğrendikçe kendi arabama fiyat biçemiyordum. “Ulan” diyorum kendi kendime, “Köşesin oğlum, köşesin.” Aradan bir altı ay geçti sanırım. Arabanın değişmedik yeri kalmadı. Ama benim gözümde arabam, dünyanın en güzel arabası. “Fatih Sultan Mehmet’in kılıcına ne değer biçerlerse benim arabamın değeri de o.” Bu düşlerle arabayı satmak için araba pazarına gittim. Üzerine de memurdan satılık ‘80 model 131’ tabelası koydum.
“Şu adam var ya şu adam” diyorum kendi kendime; “Şimdi kartallar gibi saldıracak arabaya.”. “Arkadaş ne istiyorsan vereyim. İşte düşlerimi süsleyen araba bu...”. Ardından ellerime sarılacak, “Ağabey öpeyim” diye ağlayacak, “Bu arabayı almak için, ta Amerika’dan geliyorum. Ne olursun bu arabayı bana ver” diyecek. Hemen arkasından bir Japon koşarak gelecek, yanında tercümanıyla... “Abi abi, ben on yıldır bu araba gibi bir araba arıyorum. Borcum kaç yense vereyim. Ne olursun arabayı, daha doğrusu bu müthiş icadı bana ver.” diye sızlanıp ayaklarıma kapanacak. O da ne, adam transit geçti önümden. Hıyar zaten, hiç ben Japon varken ona araba verir miyim be! Korelisi, İtalyan’ı, Fransız’ı resmi geçitte sanki. Bir ses duyup toparlanıyorum. “Ula ula la… Mamet! Arabaya bak la, dönme lan bu araba. Yine refleks olarak “Hö?” dediğimi anımsıyorum. Tabi başımdan aşağı eksi yirmi derecelerinde sular dökülüveriyor. “Hadi lan” diyorum, “Salak! Sen hayatında araba mı gördün sanki?” İşte şimdi arabanın gerçek değerinden anlayan insanlar yaklaşıyor yavaş yavaş. Kadın kocasının koluna sıkıca yapışmış, ay Rıfat, görüyor musun. Ne cici araba. Aa ayol aynı ablamların şahinine benziyor bu araba. Ay bu da çok kirliymiş kız. Bir an benim önüme pardon arabanın önüne geldiklerinde durdular. Kadın yılların araba eksper iymiş gibi, sağa eğildi, sola yattı, kapıları açı kapattı bir bir. Ne hikmetse, gözlerindeki o acıma dolu ifadeyi hiçbir zaman unutamam. Ay kız Rıfat dedi. Yazık gencecik adama, araba hiçbir naneye benzemiyor ama adam baya yakışıklıymış. Kız alsana şunun telefon numarasını. Arabaya yapılan hakaret bir anda müthiş bir deprem yarattıysa da içimde, kadının o güzel vücuduna bakıp bu güzelliğin bana karşı ilgi duyması, içimdeki fırtınaları bir anda dindirmeye yetivermişti. Sanki araba için adres alıyormuşçasına bay Rıfat kapıyı açtı. İyi günler tatlım, adresini ve telefon numaranı verir misin bana dedi. Elim ayağım çarşafla mili mücadele verir bir şekilde, telefon numaramı elime geçirdiğim ilk kağıda yazdım. (1. Telefon numaramı yazdığım kağıt, sizin düşündüğünüz gibi arabanın ruhsatından koparılmış bir parça değil. İki. Verdiğim telefon numarası evin değil, ,işyerimin numarası) (ben her bir şeyin kurduyum abi) onlar gözden kayboluncaya kadar arkalarından baktım. (tabiî ki kadının) kadının kalçalarının ahenkle dans edişi bana araba tüccarlığını bile unutturmuştu. Onlar gözden kaybolunca. İçime bir karamsarlık çöktü. Tam o arada kapının sesiyle kendime geldim. O sarışın afetin üzerine bu dazlak kafalı ablak suratlı koca göbekli herif, resmen kabus gibi çöküvermişti üzerime. Gardaş satıyon mu arabayı dedi. Yok dedim içimden, burada dünya güzellik yarışmasının ilk elemeleri var da emmi, o yüzden gelmiştim dedim. Nedeni de ilk olarak müşteri veli nimetimiz değil mi? Sadece bir hı diyebildim. Gaç gayme diyon buna. İstediğim fiyatı söyledim. Adam başladı gülmeye. Koca göbeğini tuta tuta öyle bir gülmesi vardı ki, ben bile daha fazla dayanamadım. Başladım adamla birlikte katıla katıla gülmeye. Adam ara sıra duraksar gibi oluyor, hele hemşerim kaç lira diyon diye soruyor, benim verdiğim yanıtla birlikte başlıyor kahkahalar atmaya. Krizim neyseki adamdan önce geçmişti. İyice durulduktan sonra, adamın kolundan tutup de get la diyerek savuruverdim. Bu hareketim adamın krizini daha çok artırmıştı. Kahkahalar ata ata yanımda uzaklaşıp gitti. Kanayan yarama bir neşter daha vurulmuştu. Şimdi ben ne edecektim. Nerelere gidecektim. Kimlere aney bubey kimlere yar diyecektim. O gün arabam satılmadı. Ondan sonraki haftalarda, aylar da… Her hafta sonu büyük umutlarla pazara gidiyor büyük bir düş kırıklığıyla geri dönüyordum. Artık Pazar esnafıyla da akraba gibi olmuştuk. Çaycı ben pazara girerken hemen çayımı dolduruyor, börekçi böreklerin en tazesinden paket yapıp arabaya kadar getiriyordu. En son altıncı veya yedinci aydı sanıyorum. Başında kasketiyle yaşlıca bir amca dikiliverdi yanıma sabahın köründe. Kaç para istiyon yiğenim buna dedi. İlk günlerdeki idealist düşüncelerimin yerini bezginlik aldığından satın aldığım fiyatın birkaç milyon fazlasını söyledim amcaya. Daha lafımı bitirmeden, aldım gitti dedi. Ben kontra yumruk yemiş bir boksör gibi yığılıp kalmışım arabanın içine. Sonra anlattılar. İlkin börekçi adından çaycı görmüş benim halimi. Hemen koşup gelmişler yanıma. Beni apar topar arabadan indirip, gölge bir yere almışlar. Bu arada yaşlı amca baş ucumda dövünüp duruyormuş ben bir şey demedim. Hem vallah hem billah, diye diye çırpınıyormuş zavallıcık. Sonunda tamam demiş, istediği fiyattan üç milyon fazlasını veriyorum. Aman deyin bu çocukcağızı iyileştirin. Börekçiyle çaycı benim adıma bir güzel arabayı satmışlar. Ayrıca amcaya arabanın satışı için bir de randevu vermişler. Neden sonra kendime geldiğimde, ilk sözüm, araba ditti, demek olmuş. Hemen yüzümü soğuk sularla yıkamışlar, ondan sonra tamamen kendime geldim. Ne olduğunu sorduğumda börekçi bir tomar para uzattı bana. Arabanın parası dedi. Olup biteni uzun uzun anlatıtılar. Peki ya araba diyecek oldum, koro haline araba ditti dediler. İşte ağabeylerim ablalarım. Benim otomobil ticaretim böyle başladı. Yo hemen başlayıp bittiğini düşünmeyin, yıllardır bu yüzden ekmek yiyoruz çoluk çocuk. Biraz adam sınıfına girdik. İlk iş topluca işi gücü bıraktık. Ben ve karım memuriyetten istifa ettik. Çocuklar okulu bıraktılar. İşimiz gücümüz, piyasadaki hurda arabaları toplayıp satmak. Artık tecrübe konuşuyor ağabeyler. Ağer satılık araba çok kötüyse, doğru dürüst müşterisi yoksa, ilk gelene öldü fiyatını söylüyorum. Adama ucuz geldiğinden hemen almaya kalkıyor. Sonra efendim, makul, (genellikle fiyatın yarısı kadar) bir kaparo alıyorum. Adam sevine sevine evine gidiyor. Ertesi gün buluşma yerine geldiğinde, yüzünden düşen bin parça, yok arkadaş diyor, verdiğim kaparo sende kalsın. Ne olursun. Kurtar beni bu dertten diyerek arabayı bırakıp ardına bile bakmadan kaçıp gidiyor. Allah bin bereket versin. Şu an benim altımda son model bir Mercedes, karımda bir tipo bizim haylaz oğlanın altında da bir tempra var. Yaz tatillerinde tahiti ye havaiye gider olduk. Kızı bir galericiye verdim. Damat biraz yaşlıca ama olsun. Çok saygılı çocuk kendi yok Allah ı var. Beraber iyi iş çeviriyoruz. Yo o kadar yaşlı değil canım. Topu topu benden beş yaş büyük. Halen elimde de pazar yerine çekerek getirdiğim 40 model iki arabam var. Şimdi karım kafaya takmış bu arabaları sattığımızda Marmaris ten bir de yazlık alalım diyor. Ha arada sırada, bayılma numarası baya iş görüyor. İki ay sonra, marmaris teki yazlığımıza hepiniz bekliyoruz. Efendim, araba mı lazım size de. Hemmmen ağbicim. Not: hani sarışın kadı vardı ya, canım hatırlarsınız rifat ın karısı Rıfat tan ayırıldı. Ona da bir ev tuttum dayayıp döşedim, sağolsun o da bir sürü müşteri getiriyor bana onu da karımı da çok seviyorum. İşte böyle efendim, gelmezseniz kırılırım. Sizi de mutlaka bir araba sahibi yapmak istiyorum. Ödeme koşullarını siz belirleyin. Ben sizler için varım. Bu yürek namuzsuz um sizin için çarpıyor. Benim canım araba alıcılarım. 21.08.1996
Bu yazıya bilgi ekleyebilirsiniz..
|